Paylaşım Alemi
Paylaşım Alemi
+ Cevap Ver + Yeni Konu aç
  1. Bakü şehrini sizin için gezdik

    Sponsonlu Bağlantılar

    Azerbaycan gezisi,Azerbaycan gezi rehberi,Bakü şehri,baküye nasıl gidilir,bakü gezilecek yerleri



    İsim:  azerbeycan_resimleri (5).jpg
Görüntüleme: 98
Büyüklük:  62,0 KB (Kilobyte)

    Azerbeycan-Bakü

    Azerbaycan'ın başkenti Bakü, iki milyona yaklaşan nüfusu ile ülkenin en büyüğü aynı zamanda kentin kıyılarında çıkarılan petrol sayesinde de en zengini. 2005 yılında açılan Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı sonrası ülkeye ciddi sayılır miktarda para girmeye başlamış. Bunun kanıtını görmek için başınızı kaldırmanız yeterli: şehir büyük bir şantiyeyi andırıyor.
    İsim:  azerbeycan_resimleri (4).jpg
Görüntüleme: 90
Büyüklük:  57,9 KB (Kilobyte)

    Değişik mimariyle yapılan binalar şehrin silüetini değiştirmeye başlamış. Merkezde ise hummalı bir yenileme çalışması var. Binalar ve meydanlar dışarıdan pırıl pırıl görülüyor. Gerçi bu biraz aldatıcı bir durum çünkü genelde binaların içi yenilenmiyor. Devlet binaların dış yüzünü bedava yeniliyor, ama içleri mezbele olarak kaldığı da oluyor.

    İsim:  azerbeycan_resimleri (3).jpg
Görüntüleme: 71
Büyüklük:  97,8 KB (Kilobyte)

    Şehirde görüleek yerleri saymadan önce birkaç bilgi vereyim. Bakü'ye Azerice Bakı deniyor ve "Rüzgarlı Şehir" anlamına geliyor. Yaz kış rüzgar var ama yazın rüzgarın sizi serinleteceğini sanmayın. Ağustos ve Temmuz'da 35-40 derece sıcaklık normal karşılanıyor. Zaten şehir sakıinlerine sorarsanız Bakü'ye gelmek için en iyi zamanlar Mayıs, Eylül ve Ekim. Diğer zamanlarda serin ya da çok şiddetli rüzgarlı olabiliyor.

    İsim:  azerbeycan_resimleri (2).jpg
Görüntüleme: 84
Büyüklük:  67,1 KB (Kilobyte)

    Bakü'nün ana tarihi bölgesi "içeri şehir", Azeriler bölgeye "köhne şehir" de diyorlar. Yarım gününüzü rahatlıkla ara sokaklarda kaybolarak geçirebilirsiniz ama benim yaptığım gibi öğle sıcağında çıkmanızı tavsiye etmem. Gerçi o sıcakta halı satıcıları caddelerden çekildiği için rahata rahat yürüyorsunuz. Bakü'nün sembollerinden Kız Kalesi'de içeri şehirde, restorasyonu devam eden bu tarihi eserin hemen yanında ağaçlar altında küçük bir kafe va, sıcakta çıktıysanız güzel bir mola alabilirsiniz.

    İsim:  azerbeycan_resimleri (6).jpg
Görüntüleme: 71
Büyüklük:  59,2 KB (Kilobyte)

    İçeri şehirde Şirvanşah sarayı, hamamlar ve başka yapılar da var ama çok ilginç değiller. Onun yerine sokaklardaki hayatı seyretemek daha eğlenceli.
    Bunun içinde en iyi yerler akşamüstü havuzların olduğu bölge ( "fontanlar" diyorlar), bulvar ve sahil boyu.


    İsim:  azerbeycan_resimleri (7).jpg
Görüntüleme: 62
Büyüklük:  77,4 KB (Kilobyte)

    Dolaşırken oldukça fazla sayıda Haydar Aliyev heykeli göreceksiniz, İlham Aliyev kendisine başkanlığı devreden babasına saygısını böyle göstermiş.


    İsim:  azerbeycan_resimleri (1).jpg
Görüntüleme: 79
Büyüklük:  100,4 KB (Kilobyte)

    Azerilere ya da Azerbeycan'da iş yapanlara "işler nasıl?" dediğinizde genelde karamsar bir tablo ortaya çıkıyor. Ülke, dünyada yolsuzluğun en çok olduğu yerlerden biri. Rüşvet vermeden bir iş yaptırmak neredeyse olanaksız ve hemen her alanda devlet memurlarının tekelleri var: süpermarketler, ithalat firmaları, yerel üretim hep tek aileye bağlı. Konuştuğum bir Azeri durumu şöyle özetledi: " Azerbeycan'da meyve ithalatını bir kişi yapar, sen ucuza getiremezsin, gümrükten geçmez. İnşaat malzemeleri de paylaşılmıştır, kimin ne getireceği bellidir.

    İsim:  azerbeycan_resimleri (8).jpg
Görüntüleme: 81
Büyüklük:  96,0 KB (Kilobyte)

    Rekabet etmeye kalktığın an işyerine memurlar gelir, ters bir şey bulurlar, sonra iflas edersin. Onun için kimse yeni firma açmaz burada. Herşey onun için pahalı".Petrolden dolayı Azerbeycan'a iyi bir para akımı var, ileride bunu tüm halka yaymalarını umalım.
    İsim:  azerbeycan_resimleri.jpg
Görüntüleme: 76
Büyüklük:  81,1 KB (Kilobyte)


  2. Azerbeycan gezisi

    Bundan bir buçuk yıl önce ayağımızı Bakü’ye ilk bastığımızda, havaalanında ilk sürprizi yaşadık.

    Adı havaalanı, ancak havaalanından daha çok bir ahıra benzeyen dar, karanlık ve havasız bir salondan içeri girdik.

    Üstü başı kirli, bir sürü asker, yolcuları sıraya sokmaya çalışarak pasaport kontrolü yapıyordu.

    Beni misafir edecek ev sahiplerini karşıdan gördüm, selamlaştık. O sırada bir asker geldi ve kendisini takip etmemi söyledi. Beni sıradan aldı en öne geçtim, pasaport işlemlerim hemen yapıldı. Beni bekleyen dostlarım onların “hürmet” dediği, bizim “rüşvet” dediğimiz bir sistemle beni sıradan çıkartarak havaalanından aldılar.

    Ama şimdi üçüncü gelişimde bu havaalanı bugün çok modern bir bina haline gelmiş, rüşvet havaalanında tamamen kalkmış durumdaydı. Buna çok sevindim. Havaalanından çıktık. Alçak, renksiz binaların önünden şehrin merkezine doğru ilerlemeye başladık. Geniş ama bakımsız olduğu için hop oturup, hop kalktığımız yollardan geçerek, Stalin zamanında yapılan bir binanın büyük bahçesinde arabamız durdu. İkinci katta olan eve girdi. İçerisi bana güzel ve değişik geldi. Bu benim eski komünist bir ülkeye yaptığım ilk seyahatti.

    Batı Avrupa’daki evlerden bir farkı yoktu. Masada çeşit çeşit et yemekleri, sulu yemekler, tavuk kızartmaları bizi bekliyordu. Sabırsızlıkla masaya oturduk. İçeriye uzun boylu, beyaz elbiseli evin gelini geldi. Bizi “Hoşgeldiniz” diyerek selamladı. Uzun yıllardır özlemini çektiğim ve merak ettiğim Azerbaycan’dayım.

    Niyetim, acele yemek yeyip, hemen dışarı çıkmak ve şehri tanımaktı. Evsahibi Penah bey, bizim onurumuza başka dostlarını da yemeğe davet etmişti. Tatlı, güzel bir yemek oldu. Gece vakti, yaz sıcağında Bakü sessiz güzelliklere bürünüyordu. Hazar Denizi, yaz sıcağında dalga dalga rüzgar ve serin hava dağıtıyor, ama rüzgar kış aylarında da milleti canından bezdiriyordu.

    Bakü þehrini sizin için gezdik-azerbeycan_resimleri_paylasimalemi.com-12-.jpg

    Kışın Hazar’ın rüzgarı hayli sertti. Yazın; geniş, çiçeklerle süslü parklarda, Azeri musikisinin ezgileri dalgalanıyordu. Bir zamanlar, başlarında Azerbaycan milli papağı ve milli kıyafetleri ile bayramlarda ve törenlerde saz çalıp türkü söyleyen aşıklar, şimdi büyük maddi sıkıntıların yaşandığı ülkede üç beş kuruşa saz çalıp, parklarda gece-gündüz türkü söylüyorlar. Bunu utanarak yaptıklarını da hiç çekinmeden dile getiriyorlar.

    Parkı dolaşırken, aşıkların sesini duyunca hemen dinlemeye koştum. O kadar hoşuma gitti ki, bir süre oturup dinlendikten sonra kalkıp dans etmeye başladım. Bunu gören aşıklar çok duygulandılar ve hoş oldular. Oyun sırasında birisi kalkıp bana eşlik etti. Oyun bittikten sonra hepsini tek tek öptüm ve ceplerine bahşiş koydum.

    20 yıldır Almanya’da yaşayan bir insan için uzak bir yer ama Türk dilindeki çalış, insana öz yurdundaki duygu ve zevki veriyor. O gece çok sevinçliydim, sevinçten ayaklarım yere değmiyordu, kendimi çok mutlu hissediyorum. Sabahleyin çok erken kalktım, heyecandan gözlerim uyku tutmamıştı. Ev sahibimiz, sevgili dostum Elçin’i çok erkenden uyandırdım. Eşsiz bir kahvaltı yaptık. Azerbaycan’da halk köy yiyecek ve içeceklerine çok özen gösteriyor. Bakkallarda satılan herşeyi alıp yemezler. Köy usulü “nahar”dan sonra şehri gezmeye başladık. Nahar, kahvaltıya deniyor.

    Ruslar karşılığını vermiyor Bakü, Sovyetler Birliği döneminde, temizliği, havyarı ve kaliteli petrolü ile meşhur olmuş bir şehir. Bakü ve çevresinde çıkan petrol ile bütün Sovyetler Birliği’nin ihtiyacının yüzde 80’i karşılanıyor. Fakat Ruslar, bu kadar servetin ve zenginliğin hakkını hiçbir şekilde Azerbaycan’a vermiyor. Uçaktan bakıldığında, Bakü çevresinde, toprağın büyük siyah lekelerle kaplı olduğu gözüküyor. Sanki toprak kara kan bağlamış ve kara göller oluşmuş. Boşa akan petrol yatağı, zehirleyen siyah gölcükler halinde birikmiş.

    Yıllarca katledilen Azerbaycan toprakları, yukarıdan bakınca insanı ürpertiyor. Meşhur bir söz vardır: “Petrolün aktığı yerde kan da akar.” Ruslar, petrol çıkartıp götürdükleri yerlerde tabiatı korumak için hiçbir şey yapmamışlar. Boşa akan, çevreyi kirleten ve zehirleyen petrolün yanısıra, çürümüş petrol borularından sızan petrol, büyük bir tabiat kirliliğine yol açmış. Bu o kadar ilerlemiş ki, Bakü çevresinde yetişen kuzuların eti yendiği zaman acı kokuyor. Bundan ötürü et alırken herkes soruyor: – Bu Bakü hayvanı mı?

    Bakü þehrini sizin için gezdik-azerbeycan_resimleri_paylasimalemi.com.jpg

    Bakü içinde Bakü
    Bakü, “iç” ve “dış” şehir diye ikiye ayrılıyor. İç şehir, eski surlarla kaplı, içinde bir kaç eski kervansaray bulunan küçük bir yerleşim merkezi olmuş. İç şehirde dolaşırken, insan bir an kendisini İstanbul’da hissediyor. Dar sokaklar, karanlık bahçe girişleri, asma balkonlar, sanki İstanbul’u imar eden ustalar buralara kadar gelmiş ve buraları da imar edip gitmişler.

    Bu kadar benzerlik insanı gerçekten şaşırtıyor. İç şehirde görmeye değer yerlerden birisi eski kervansarayların dışında Sirvan beylerinin saraylarıdır. 15. yüzyılda kurulan saray, Sirvan Beyliği’nin sarayı ve yönetim merkezi olarak kullanılmış. Ruslar’ın Bakü’yü işgali sırasında, Hazar Denizi’nden attıkları bombalarla sarayın büyük bir kısmı harap olmuş, fakat şu an tamir edilmiş durumda. Sirvan sarayın hoş bir özelliği de kabartma taşlarla imar edilmiş olmasıdır. Oyma taş sanatı, Azerbaycan’da devam ediyor. Sirvan saraya çok yakın olan Kız Kulesi de görmeye değer bir yer. Kız Kulesi, Bakü şehrinin aynı zamanda sembolü durumunda. Genişliği 5 metre, yüksekliği 29 metre olan kulenin yer altına inen 21 metre derinliğinde su kuyuları kazılmış.


    Kimine göre, padişahın kızı, muhtemelen 5.-6. asırda, kale bittiği vakit kendisini sevgilisi için aşağı atmış. Adı Kız Kulesi kalmış. Kimine göre de savaşlar sırasında, kadın ve kızları bu kulede saklarlarmış. Hiç bir düşman bu kuleyi alamamış. Kule düşman eline geçmediğinden, temiz kalmış. Ondan sonra adına Kız Kulesi denmiş. “Bir kız gibi temiz” manasında.


    Çaresizlikten oturuyorlar
    Dış şehir, daha çok şehir büyüdükçe kurulmuş ve durmadan da büyümeye devam ediyor. İç ve dış şehrin buluştuğu yerlerde bulunan heykeller, mekânı süslüyor. Rusların yalnızca, insanların başının üstünde bir çatı olsun düşüncesi ile kurdukları, büyük mahalleler var. Burada evler, oturulacak vaziyetten çıkmış durumda ama çaresizlikten halk halen bu evlerde oturuyor. Şehrin merkezine yakın evler ise oldukça güzel. Şehrin iyi yerlerine yapılan iki katlı villa evler, içten ve dıştan görmeye değer güzellikte.

    Zengin Bakülüler, bu villa evleri diktikten sonra, ülkeye petrol çıkarmak için gelen yabancılara kiraya veriyorlar. Kiraları 2 bin 500 dolardan başlıyor. Bakü’nün bugünkü nüfusu hakkında doğru bilgi sahibi olan yok. Kimisi 2 milyon diyor, kimisi 4 milyon. Bu değişik sayıların verilmesinin sebebi ise şehrin hızla büyümesi. Köylerdeki işsizlik, şehirlere göçü başlatmış durumda. İşsizliğin yanı sıra ülkede çok olan enerji kaynaklarına rağmen, enerji kıtlığı da büyük boyutlara ulaşmış. Kışın yakmaya ne kömür, ne de gaz bulunuyor. Sürekli gaz kısıntısı var. Bu da ormanların durmadan azalmasına yol açıyor. Yaz aylarında şehirlerde içme suyu sorunu yaşanıyor. Paslanmış, çürümüş boruların tamiratının yapılmamasından dolayı, su boşa akıp gidiyor. Gazın yanısıra sürekli elektrik kesintisi halkı canından bıktırmış.

    Ateşgâh’dan, yanardağa yolculuk ediyoruz. Yanardağ, Bakü’nün çok yakınında bir yerde. Burada da bir derenin arasından gaz çıkıyor ve ateşlenip yanıyor. Hemen yanında, yıkılmak üzere olan eski bir çay salonunda, çay içerek çevreyi seyrediyoruz.

    Bakü þehrini sizin için gezdik-azerbeycan_resimleri_paylasimalemi.com-11-.jpg

    Ruslar’ın kölesi olmayız “Sovyet dönemi özleniyor mu?” Bu soruyu şüphesiz eski bir Sovyet Cumhuriyeti’ne giden herkes orada birisine sorar. Ben gidemeyen okuyucularımız için biraz açıklık getiriyorum. O devirlerde büyük fabrikalarda iyi pozisyonlarda çalışan, aldığı maaşla güzel evler yaptırıp, içinde beyler gibi yaşayanlar, bu fabrikaların kapanmasıyla işsiz ve parasız kaldı. Bu insanlar için Sovyet İmparatorluğu’nun çökmesi bir felaket oldu. Onlar için güzel geçen o günlerin arkasından her gün ağlıyorlar. 50 yaşlarında olan Kamber beyle sohbet ediyoruz. Zamanında şehrin çok iyi bir yerinde saray gibi bir ev yaptırmış. Büyük bir fabrikanın müdürü iken şimdi tam on yıldır işsiz. – Ne ile geçiniyorsun? – Eskiden kalan, hazır olanı yiyoruz.


    - Peki Rusya eski gücüne gelse, sen de eski işine dönsen buna razı olur musun? – Yok, asla eski günümüze dönmeyelim. Bizimki şimdi bir sıkıntı elbette. Bu sıkınlar bir gün geçecek, o zaman yeni güzel bir hayata başlayacağız. O dönem az iyi, çok kötüydü. Düşün; mümkünü yoktu ki bir Azeri, Türkmen veya Kazak, mahkemede bir Rusla girdiği davada haklı çıksın. İsterse bin defa haklı olsun, o Rus da bin defa haksız olsun, yine haksız çıkan bizdik. Rusya’nın yeniden doğmasını istemiyoruz ama bu sıkıntıyı da bu şekilde kabul edemiyoruz.

    Bütün sıkıntılarımız bir gün bitecek. Dağıstan sınırında Kuba şehrinin köyünde gençlerle konuşuyoruz. – Ruslar tekrar gelse ne yaparsınız?
    - Biz de asla teslim olmaz ve Çeçenler gibi yaparız. Dünyada insanın dayanamaycağı en büyük sıkıntı dağlarda kaçaklıktır. Bundan daha zoru hapiste zindandır. Bunun daha kötüsü korku ile ölmektir. Biz ölümü ve zindanı hemen kabul etmediğimize göre, Ruslar tekrar gelse dağlara çıkar, gerilla olur savaşırız, ama tekrar onların kölesi olmayız. Bizlerde olan Rus nefretini, ikinci Çeçenistan savaşında iyice büyüttüler.

    Dinmeyen yara KARABAĞ Azerbaycan’a kadar gelmişken, Karabağ’dan sürülen 1 milyon 200 bin Azeri Türkü’nün yaşadığı çadırkentleri görmeden gidemeyeceğim için, oraya bir yolculuğa karar verdim. Sabahın erken saatlerinde Bakü’den yola çıktık. Bakü halkı derin uykuda iken biz Hazar Denizi’nin kıyısından, acılı ve hüzünlü Karabağ şikestesi denilen, insanın bağrını delen müziği dinleyerek, çadırkentlerin olduğu bölgeye geldik. İnsanın, daha doğrusu insan yapısında olan, insan ruhu ve acıma hissi taşıyan her vicdanın sızlamaması için, insanlıktan çıkmış olması gerekir. Buradaki garibanların sefil, fakirlik ve yokluk içinde sürdürdükleri hayatla ilk göçmenler 1989’da tanışmaya başlamışlar. Diğer büyük göç 1994 yılında, ateşkes imzalanana kadar sürmüş. Bu tarihte zaten Karabağ’da tek Azeri Türkü kalmamıştı.

    10 yıldır çaresizler
    Yani buraya ilk gelen aileler, 10 yıldır bu ortamda çaresizlikten yaşamaya mecbur edilmiş. Buradaki hayat aslında yaşanmıyor, bir gölge gibi sürükleniyordu. Her şeye, yokluğa, sıkıntılara, soğuğa ve sıcağa rağmen Karabağlı insanlar hâlâ gururlu ve mert. Başları dik ve elbette bir gün Karabağ’ın asıl sahiplerine kavuşacağından emin. Bulak başlarında kesecekleri kuzuları, yapacakları düğünleri, güzel günleri hayal ederek yaşıyorlar. Bugünkü durumlarından ise çok umutsuzlar. Ayda birkaç kuruşluk devlet yardımıyla geçinmeye çalışıyorlar. Eli iş tutan erkeklerin çoğu Bakü’de ve Rusya’da iş aramak için yollara düşmüş. Kadınlar ve çocuklar, bir insanın ayakta duramayacağı kışın soğuk, yazın sıcktan yanıp kavrulan küçük çadırların içinde hayat mücadelesi veriyor. Ölüm oranı oldukça yüksek, doğum sayısı oldukça az. Bizim gittiğimiz çadırkentte 11 bin kişinin yaşadığı zaman, bir ayda doğan çocuk sayısı 45-50 iken, bu sayı daha sonra sürekli azalmış. Göçmen sayısında azalma olmadığı halde, kampta şimdi ayda 10-13 çocuk doğuyordu. Kışın soğukta yerde yatan kadınlar bir daha çocuk yapamayacak kadar hasta. Yeterli gıdanın bulunamamasından dolayı ölüm oranlarında artış var. Çadırkentin ilk kurulduğu yıllara göre ölüm oranları 3-4 katına çıkmış. Timur’un bile Azerbaycan’ı işgali sırasında alamadığı Susa Kalesi’nin bugün Ermenilerin elinde olması, Karabağlılar’ı hüzün içinde kıvrandırıyor. Çadırkentte anlatılanlar; eski güzel günler, odalar, bahçeler, içilen o soğuk sular ve yenen o kuzular… Bunların hepsi artık geçmiş güzel bir rüya bu insanlar için. Azerbaycan toprakarının yüzde 20’si Ermenilerin işgalinde, 1 milyon 200 bin insan göçmen durumunda. Yani her yedi Azeri’den biri göçmen.

    Vatansız yaşanmaz
    Çadırkentten ayrılırken, karşıma yaşlı bir kadın çıktı. Bizin resim çektiğimizi görünce; “Halacığım, diyecek bir sözün var mı?” diye sordum. “Var oğul. Gittiğin yerde söyle, topraksız millet ya ölmeli ya vatanına dönmeli” sözleri beni çok etkilemişti. Bu insanları, bugün Çeçenistan’da olduğu gibi inançları olduğu sürece, hiç kimse dize getiremezdi. Fakat savaş sırasında üzücü olaylar da meydana gelmiş Vatanın müdafaası söz konusu olmamış, aksine rüşvet karşılığı, vatan toprakları Ermenilere Rusların işbirliği ile satılmıştı.

    Bakü þehrini sizin için gezdik-azerbeycan_resimleri_paylasimalemi.com-10-.jpg

    Bakü sokaklarını Haydar Aliyev’in şu sözleri süslüyor: “Vatan toprakları, düşmanlardan azad edilecek.” Umudumuz odur. Bakü sokaklarında işsiz, sıra sıra dizilip günlük iş arayan, arabaları yıkayan ya da yollarda dilenen yaşlı kadınlar ve çocuklar var. Karabağlı oldukları için eski Bakülüler tarafından hor görülen Dağlık Karabağlı kardeşlerimiz de insana ve insanlığa layık bir hayat sürmeliler. Haydar Aliyev’in yurtdışından dönüşüydü. Sabah dostum Elçin’le yola çıktık. Her taraf bayraklarla süslenmeye başlanmıştı. Biraz ileri gittik. Eski bir kamyona bayrak doldurmuşlar ve her tarafı bayraklarla süslüyorlardı. Bunun ne olduğunu sordum. Dediler “Baba geliyor.” Havaalanına giden yol tertemiz olmuştu. Havaalanında bayram varmış gibi halk toplanmıştı, ellerinde çiçekler, büyük bir coşku seli. Aliyev halkı selamladı. Büyük bir coşku ve sevinç yaşandı, yola çıkan konvoy Devlet Başkanlığı Sarayı’na kadar gitti. Aliyev’in geçtiği her tarafta koyunlar, kuzular kesiliyordu. Ço merak ettim, bir kasaba sordu: – Bu hayvanlar ne olacak? “Satacağım” dedi.

    Çok şaşırdım: – Sen hem kesiyorsun, hem etini satıyorsun. Bu nasıl kesmek? – Bize gelip diyorlar ki, Baba geliyor. Koyununu, kuzunu, Baba’nın geçtiği yerde kes! Biz de onu geçtiği vakit onun arabası yaklaştımı kuzuları kesiyoruz. Zaten bu koyun, kuzu kesenlerin hepsi kasap. Bakü’de kesilen etler, yol kenarlarında tahtadan yapılan ufak çardakların altında satılıyor. Ülkenin tek büyük mezbahanesi halen, hazır gelen kesilmiş tavukların soğuk hava deposu olarak kullanılıyor. Her geçen zaman, gerçekleri biraz daha net görmeye başladım. Gerçekten de bu kadar sıkıntının ve fakirliğin yaşandığı bir ülkede, halk perişan bir vaziyette. Bu kadar sevgi nereden gelebilir ki? Herkes yol kenarında hayvan kessin.

    Hepimiz Türküz Türkiyeli Türkler için, Azerbaycan ve Kafkasya Türkleri, bizim öz be öz kardeşimiz ve kanımızdırlar. Elbette onlarda da, bizde olan o güzel ve temiz duygulu insanlar var. Bunlar genellikle köy ve dağ sınırlarında. Bizim onları sevdiğimiz kadar, onlar da bizi seviyor. Rus zulmünü gençliğinde yaşamış yaşlı insanlar Türk televizyonlarına bakmasınlar diye, Ruslar kendi televizyonlarında başka bir sistemle yayın yapmışlar. Türkiye’yi o zamanlar çok merak edenler olduğu gibi, bugün de merak eden çok kişi var. Bunların Türkiye’ye sevgisi çok büyük. Önceleri Türkçe veya Türk dili olarak adlandırılan Kafkasya Türkçesi’nin yerini, şimdi Azerbaycan dili almış. Bu durum özellikle bazı gençleri ayrı görmeye sürüklemiş. Fakat yaşlı insanlar için aynı şey geçerli değil. Burada Rusya’nın bıraktığı ırkçılık propagandasının suçu çok büyük. Ruslar, işgal ettiği topraklardaki halkları, boylara ve soylara bölmüş. Üstelik pasaportlarına da bu ayrımcılığı yazmış. Yani “böl, parçala, yönet.” Bundan dolayı bölünmüşlük çok yayılmış ve halk neredeyse birbirine düşman olacak duygulara bürünmüş. Burada çok acı bir örnek vermek istiyorum. Benim Bakü’deki dostlarım doktor Yusuf ve Elçin’le çok uzun bir müddet milliyetçilik ve ırkçılığı konuştum. Önemli olanın Müslüman ve Türk olmamız olduğunu anlattım. Boylara ve soylara bölünmenin, bir zamanlar Rusların işine yaradığı için bir tek Türkistan’dan 5 devlet çıktığını izah ettim, ama bir türlü anlamak istemediler. Bakü’nün eski dar sokaklarından birinde olan bir papakçı dükkanına girdik. Hatıra olarak bir Azerbaycan papağı almak istiyordum. Papakçı yaşlı bir insan. Rus zulmünü görmüş ve milletini hiçbir zaman unutmamış. Bize sordu: – Nerelisiniz? Elçin hemen cevap verdi: – Men Yerazam.



    Yeraz demek, Erivan Azerisi’nin kısaltılmışıdır. 1989 yılında Karabağ savaşı çıkıncaya kadar ve daha birkaç yıl sonra Ermenistan’daki Türkler Azerbaycan’ın içlerine göç ettiler. Ermeniler onlara “Siz Türksünüz” dediği halde, kendilerine Erivan Azerisi diyorlar. Bugün Bakü’de Yeraz olmayı büyük bir gurur meselesi yapanlar çok. Yaşlı nesilde Rus zulmünü yaşadığı, dinine ve Türkiye’deki kardeşlerine hasret kaldığı için, Türk Milleti’ne karşı eşsiz bir sevgi var. Papakçı Mustafa amca da bunlardan biriydi. Elçin’in “Ben Yerazam”, sözü üzerine çok bozuldu. Ona dönüp baktı, sert bir cevap verdi: – Bu dili kesmek ge…Gerek diyecekti ama gönlü getirmedi, demedi.

    Bakü þehrini sizin için gezdik-azerbeycan_resimleri_paylasimalemi.com-9-.jpg

    “Bizleri birbirimize düşman yapan bu ayrımlardır, sen Türksün” dedi. Bu söze şaşıran doktor Yusuf çaresizdi. Benim zaten onlara durmadan anlatmaya çalıştığım da buydu. Buna benzer dostça sözleri Dağıstan sınırındaki Azerbaycan şehirlerinde de hissettim. Ruslar şehir insanlarını zehirleyip, Türk soyundan olduklarını inkar ettirmeyi başarmıştı ama köy insanları milletini, soyunu unutmamıştı. Kökümüzün bir olduğunu gururla söylüyorlardı. Papakçı Mustafa Cavanşir, 30 yıldır meslek edindiği ve severek diktiği meşhur Kafkas papaklarını önümüze dizerek anlatmaya başladı: – Bu 4-5 günlük kuzunun derisinden. Bu sahte deriden, bu yalanmamış kuzunun derisinden. “Nasıl yalanmamış” diye sordum. – Yalanmamış kuzu, anasının karnından doğar doğmaz, yanından ayrılıyor ve anasının ağzı kuzuya değmeden, kuzuyu yalamadan kesiliyor. Derisi kuruduktan sonra papak dikiliyor.

    Bakü þehrini sizin için gezdik-azerbeycan_resimleri_paylasimalemi.com-8-.jpg

    Bunu duyunca içim sızladı. “Bu gaddarlığı yapanda hiç vicdan yok mu? Bu nasıl olur” diye sordum. Hiç şaşırmadı bu soruma: – Allah bu hayvanları yaratıp, insanların hizmetine vermiş, acıyacak ne var bunda? En büyük söz bizde bir misafir için nedir biliyor musun? “Yok” dedim. – Ben senin için yalanmamış kuzuyu keserim. Bu sözleri duyduktan sonra papağı almaktan vazgeçmiştim. Yüzümdeki ifadeyi gören Mustafa Cavanşir önüme başka birisini koydu. “Bu 4-5 günlük kuzunun derisinden” dedi. Papak namustur Sonra duvarda asılı eski bir tabloyu gösterdi ve dedi ki: – Bu şahıs, Bakü’ye ilk akar çeşme suyunu getiren kişidir. Bunun başındaki papağa bak. Bu papağı herkes takamaz, bu papağı ancak beyler takabilir. Herkes bu papağı taksa bile taşıyamaz. Bu papağı takan şahıs başı dik gezmelidir, alttan bakmamalıdır. Buna layık olmalıdır. Bir erkeğe söylenen en ağır söz bizde, “Papağın başından devrilsin” sözüdür. Papak bizde namusdur. Bu papağı başından çıkardığın vakit, Kur’an-ı Kerim’i nasıl yüksek bir yere asıyorsan, bunu da öyle yüksek bir yere asacaksın. Bir güzel papak aldım, 100 dolar verdim. Sonra bir büyük tepsi dolusu şekeri bana uzattı. “Bir şeker al, Allah rahmet etsin de” dedi. – Allah rahmet etsin ama bu şeker ne için? – Azerbaycan’ın özgürlüğüne kavuşması sırasında Rus tankları tarafından ezilen 100’den fazla gencin yıllık eseni içindir. Demek ki ölen genç insanları unutmayanlar varmış. Teşekkür ederek Mustafa Cavanşir beyden ayrıldık. Bu papakla İstanbul Havaalanı’ndan Almanya’ya gelmek için geçerken başımdan didik didik arandım ama Bakü Havaalanı’nda büyük hürmet gördüm. Bu aklımdan çıkmayacak bir olay oldu. Aynı zamanda bu papak insanı gerçekten Azerbaycan’da sayılan bir insan sıfatına sokuyor. Burada bir sonuca vardım. Bakü’de bütün ticari hayat dönüşüyordu. Burada komünizmin yıkılmasıyla birlikte genç nesil yeni bir düzen kuruluncaya kadar işsiz ve ümitsizdi. Bunlar iş ve aş istiyorlardı. Bakü’de çok sayıda Türk firması var. Türk bayrakları bu firmaların girişlerini süslüyor.

    Bakü þehrini sizin için gezdik-azerbeycan_resimleri_paylasimalemi.com-7-.jpg

    Toprağın altı da üstü de altın Elçin’le Dağıstan sınırındaki Kuba şehrine doğru yola çıktık, akşam saatiydi. Yollar oldukça tenha, hava, yaz sıcaklığına rağmen çok güzeldi. Yol boyu, çok merak ettiğim için çevreyi seyrettim. Bakü ve çevresi çok kurak bir toprağa sahip, çöl denebilecek kadar.

    Bakü þehrini sizin için gezdik-azerbeycan_resimleri_paylasimalemi.com-6-.jpg

    -Buraların toprağı ne kadar kurak. Tabiat güzelliği, Bakü ve çevresinde yok, dedim: Bakü yakınında göller var, Kafkas dağlarından su akıp geliyor, ama burada hiç yeşillik ve güzellik yok. Elçin gülümsedi: -Buranın güzelliği yerin altındadır. Petrol çıkan yerler kurak olur. Gerçekten de öyle. Bakü ve çevresindeki rezervler şehre çok sayıda petrol şirketinin gelmesine sebep olduğu gibi, eski Sovyet cumhuriyetlerinde de belki en hızlı gelişen şehir Bakü olmuş. Bu gelişme maalesef Bakü dışında fark edilmiyor. Kurulan her yeni bina ve işyeri Bakü’nün içinde. Bundan dolayı Bakü’de aşırı bir büyüme hızı var. Fakat milli servet olan petrolden halk henüz yararlanamıyor. Ceylan Batan gölünden geçtikten sonra Sumgayit şehrine geldik. Bu şehir Sovyetler’in en büyük petro-kimya fabrikalarının kurulduğu şehirlerden biri. Sumgayit’de bir zamanlar insanları hasta eden hava kirliliği, fabrikaların durmasıyla yok olmuş. O vakitler hava kirliliğiyle ilgili anlatılan fıkralar halen çevre halkının dilinde. Bu fıkralardan biri şöyle: Hitler, bir kaç kişi yakalıyor ve içeri gaz veriyorlar. Aradan biraz vakit geçiyor, gelip bakıyorlar içeridekiler ölmüş. İki Sumgayitli hariç, üstelik ellerinde de birer sigara yakmış içiyorlar. Hitler’in adamları şaşırmış, ‘yahu bu nasıl oluyor’ diye, adamlar demiş ki; – Siz gelin bizim Sumgayit’deki gazın derecesini görün. O gaza alışan insana sizin gaz sigara dumanından daha az. Bunu bana şoförüm Fakit anlattı. Kendisini buradan selamlıyorum.

    Bakü þehrini sizin için gezdik-azerbeycan_resimleri_paylasimalemi.com-5-.jpg

    Kuba’da bir kış gezintisi Kuba’ya ikinci yolculuğumu kışın yaptım. Şehir yaz aylarında yeşil bir cennetten farksız. Etrafı dağlarla kaplı bir ovaya kurulmuş, çok planlı ve tertemiz yolları var. Alçak tepelerdeki elma, armut ve çeşit çeşit meyve ağaçlarının süsüyle yazın cennet; kışın da çocukların kızak kaymaktan içeri girmediği, temiz havası olan, beyaz karlarla kaplı şirin bir yerleşim bölgesi. Kuba’da daha önce çok kalmamıştım. Kuba dağlarının eteklerinde bir gece kaldım ve yüksek tepelerde olan şelaleden tekrar gittim. Dağıstan’a çok yakın olan kısmını biraz daha iyi tanıma fırsatı buldum. Bakü’den öğleden sonra karlı ve fırtınalı bir günde yola çıktık. Benim şansımdan olacak o gün çok fırtına vardı. Hazar Denizi coşmuştu, yüksek dalgaları sahildeki kayaları yalıyor, insan deniz kenarında rüzgar sesinden kendi sesini duymuyordu. Böyle bir günde dağlara gitmek akıllı bir karar değildi.. Böyle bir havada yola çıktık. Bir iki saat sonra dağ eteklerine gelmeye başlamıştık. Fırtına durdu, dağlar ovaları fırtınadan koruyordu, ama buraları çok soğuktu. Yolda önümüze iki çoban çıktı. Bu fırtınada kuzu koyun otlatıyorlardı ve çok kalın giyinmişlerdi. Durup onların resimlerini çektim, biraz sohbet ettik. Akşam karanlık tam bastırmadan Kuba’ya girdik. Şehri biraz arabayla dolaştık. Her taraf yavaş yavaş kararmaya başlamıştı, yollar insanlarla doluydu. Köşebaşlarına toplanmış, sohbet ediyorlardı. Elçin’e sordum. -Bunların sokak ortasında işi ne? Niye bu saatte herkes sokakta? O da tam cevap veremedi: -Sohbet ediyorlar, dedi ama sabahleyin cevabını kendim alacaktım. Karnımız iyice acıkmaya başladı, bir yerde yemek yemeye karar verdik. Gözümüze bir tepenin başında çok ışıklı bir restorant ilişti. Belki yer seviyesinden 200 metre yüksekteydi. Arabayla arkada çıkış olduğu halde bu yolu yayan çıkmaya karar verdik. Elçin dağları çok sevdiği ve her zaman gidip geldiği için önden tırmanarak çıktı, ben arkada kaldım. Hava soğuk olduğu için binbir zorlukla yokuş yukarı çıktım. Bu arada restoranın ortasında kurulu odun sobasının başında oturan bir genç geldi ve utanarak,
    -Gardaş ellerini soğuk suyla yıka dedi. Gözlerine baktım gözlerinde mertlik ve insaf vardı. İnandım ona ve kalktım beraber dışarı çıktık. Elçin halime durmadan gülüyor. Genç delikanlı ellerime su döktü, o an gözlerime sanki ışık geldi. Bu yiğit gence sarılasım geldi, defalarca teşekkür ettim, ellerime can gelmişti.

    Bakü þehrini sizin için gezdik-azerbeycan_resimleri_paylasimalemi.com-4-.jpg

    Dağlar dağlar… Çeke çeke dişlerimizi kopma noktasına getiren koyun etinin ardından güzel bir çay içtik. Zaten iki müzik çalan insandan başka, büyük restorant neredeyse boştu. Biri kadın iki müzisyen türkü söylemeye başladı. Bütün Kuba bayrağımızın altında kalmıştı. Ben çıkarken çektiğim acıları çoktan unutmuştum, o arada müşterilerden biri “Belalım” adlı parçayı istedi. Müzisyen sordu. Mahsun’dan mı? Emrah’dan mı? “Fark etmez” diye cevap aldı. Bu çok hoşuma gitti. Arabesk müziğini çok sevdiğimden değil. Kafkas dağlarında bir restorantta politikacılarımızın kuramadığı kardeşliği ve dil birliğini şarkıcılarımız kurmuştu, asıl ona sevindim. Karnımız tok, sırtımız pek restoranttan ayrıldık. Bu yokuşu yine aşağı inecektik, bir kaç adım atmıştım ki ayağımın kayması ile sırt üstü düştüm. Aşağıya doğru kayarak gittim. Sırt üstü kayarken gökyüzündeki binlerce, belki milyonlarca yıldızı seyrettim. Yıldızlar dağdan o kadar net ve güzel, yakın gözüküyor ku insan sanki elini uzatsa bir yıldız koparacak.

    Bakü þehrini sizin için gezdik-azerbeycan_resimleri_paylasimalemi.com-3-.jpg

    Dağda ilk gece Şiirlere, türkülere konu olan dağlara olan sevgiyi anlamak için bir gece dağda kalmak gereklidir. Bu benim ikinci defa dağda kalışımdı. Arabamız kardan çok kayıyordu ama, Elçin her şeye rağmen kalacağımız sanatoryuma kadar araba ile çıkmayı başardı. Sanatoryumun girişinde “Cennet İstirat Kücesi” yazıyordu. Elçin bahçeden içeriye bağırdı, “Kimse var mı?” diye. Biraz beklemiştik, bir genç delikanlı, bir metre kara batıp çıkarak geldi. Boş odalar olduğunu söyledi. Aslında her taraf boştu, bu karda kışta kim giderdi dağın başına. Bir oda aldık, iyi olsun dedik; “En iyi oda sizindir” dedi. İki odalı tahtadan yapılmış, dışı teneke ile kaplanmış ufak evler. Odun sobamızı pansiyoncumuz zakir hemen yaktı, oda yavaş yavaş ısınmaya başladı. Biz de yorganlara, battaniyelere sarılıp uyuduk. Dağlar insanı sanki yeniden oluşturuyor, dağların büyüklüğü yayından kendisinin ne kadar küçük olduğunu, “dağ gibi insan” olmanın ne kadar zor olduğunu anlıyor. Dağlara bir defa çıkıp da dağa çıkma hastalığına yakalanmamak imkansız bir şey. Saat sabahın yedisiydi, Elçin’e seslendim. “Kalk, saat on oldu” dedim. Hiç inanmadı ama zaten güneş doğmuştu, yanımızdaki yoldan köylüler Kuba’ya gidiyorlardı küçük alışveriş için. Ayak seslerini, gecenin içinden gelen arabaların seslerini işitiyordum. Kuş seslerinin eşliğinde köyden gelen taze lavaş ekmeği, tereyağı, bal ve çayla karnımızı doyurup, kurşunları belimize bağlayıp, sırtımıza tüfekleri takarak dağlara tırmanmaya başladık. Her canlı varlığı seven birisiyim. Asla hayvanlara ateş etmek niyeti ile yola çıkmadım. Yalnız macera olsun diye bir avcı gibi kuşandım. Pansiyoncumuz Zakir de bizimle geldi. Uzun ve yorucu bir tırmanıştan sonra her tarafta köpek sesleri duymaya başladık. Ben, herhalde bütün Azerbaycan bugün ava gelmiş diye düşündüm. Rehber genç anlattı: – Biliyor musunuz? Bizde Sovyet zamanında evde tüfek bulundurmak yasaktı, ancak devletin önemli kişilerinde veya askeriyede olan kimselerde tüfek vardı. O zamanlar bizde yine av merakı vardı ama ava gidemiyorduk. Şimdi yeni gelen bu özgürlüğün millet tadını çıkartıyor. Bu sebepten çok avcı dağlarda. Ama asıl bu kadar çok avcının burada olmasının ikinci sebebi, Çeçenistan ve Dağıştan sınırındaki Rus bombardımanından ürken yabani hayvanların taa Azerbaycan’a kadar uzanan Kafkas dağları boyunca buralara kadar gelmiş olmaları. Bundan dolayı herkes ava çıkmış. – Rus zulmünü demek ki Çeçen halkının yanısıra, dağdaki vahşi hayvanlar bile hissediyor. Bu olay aslında hepimizi üzüyordu ve Dağıstan’a yakın olan köylüler, Çeçenistan savaşından en çok korkanlardı. Halk özgürlük istiyordu, kalıcı barış istiyordu. Şimdi Ruslar gelse ne olur” dedi. – Aynı Çeçenistan gibi olur, biz dağ insanları hiç bir zaman Rus’a teslim olmayız, o alçakların tekrar pençesine düşmeyiz. Bu cevaba çok sevindim. Kahraman ruhlu insanların olması, insana gurur veriyor. Tüfek sesleri, dağın huzur veren sessizliğini ikide bir yarıyor. O ara köpek havlamaları duyuyorduk.

    Bakü þehrini sizin için gezdik-azerbeycan_resimleri_paylasimalemi.com-2-.jpg


    İçerisi daha soğuk Akşam karanlığı çökerken dizlerimizde hiç derman kalmadığından geri döndük. Elçin’in vurduğu iki kuşu pişirmeden önce Kuba’ya tekrar gitmeye karar verdik. Bu et bizi doyurmazdı, gidip biraz kuzu eti alacaktık. Şehri dolaştık, herkes tezgahını toplamıştı. Biz de geri dönmeye karar verdik. Bu arada bir yerde çay içmek için kapalı bir çay evine girdik. Soğuktan, oturup çayımızı içemedik. Gaz sıkıntısı had safhada. Önceleri evler gazla ısıtıldığı için soba kuran çok az. Gaz kesildiği için evler ve kahveler buz gibi soğuk. İçeride bir iki bardak çay içip çıktı. Milletin gece saatlerine kadar neden dışarıda olduğunu anladım. Çünkü dışarısı içeriden daha sıcaktı. Ciğerlerimize doldurduğumuz temiz dağ havası ile geri dönmek üzere dağdaki pansiyoncumuzla vedalaştık. Buranın insanlarının tatlı dili, güler yüzü insanı memnun ediyor. Bu kadar tatlı dil bir insanda nasıl olur, anlayamıyorum. Pazar yerinde küçük tezgahlarda genellikle kış yiyecekleri satılıyordu. Çeşit çeşit turşular, baharatlar, taze et ve bölgede yetişen gıda maddeleri. Buranın pazarcıları çok iyi. Bağrışmalar, çağrışmalar, müşteriyi zorla çağırmalar hiç yok. Tam tersi, herkes oturup Allah’ın vereceği nasibi bekliyor. Bu pazar yerine hayran kaldım. Buranın insanlarının eğitim derecesinin çok yüksek olduğunu unutmamak gerekir. Bir orta yaşlı adam bana nereli olduğumu sordu. “Türkiyeliyim” dedim. “Sen bize çok okuyorsun” dedi, başımdaki Azerbaycan papağına babakar. “Evet” dedim; “Benim dedelerim aslında Kafkasya Türkü. Türkiye’ye 70 yıl önce göç etmişler. “Biz hepimiz Türküz” diyerek, şunları söyledi: – Bu zalim Ruslar bizleri ayırdı. Öz dilimize bile hasret kalmıştık. Bak siz ne güzel hava durumu diyorsun. “Havanın durumu” ne kadar doğru bir söz. Biz bu sözü sizin televizyonlarınızdan aldık. Önceden bu söz bizde Rusçaydı. – Mesleğiniz önceden neydi? – Ben öğretmenim, önceleri herkes bize saygı gösterirdi, şimdi bir ekmek parası için pazarlarda incik-boncuk satıyoruz ama buna da şükür, özgürlük elde etmek kolay değil. Yalnız belimizi kıran, gazların olmamasıdır. Gazımızı Gürcistan’a satıyorlar.
    - Rusya’nın son zamanlarda Azerbaycan ve Gürcistan’a karşı olan baskılarından dolayı bu iki ülke dayanışma içinde değil midir? – Olabilir.

    Bakü þehrini sizin için gezdik-azerbeycan_resimleri_paylasimalemi.com-1-.jpg

    Muhabbetle ayrıldık, gezdik, gördük. Artık Bakü’ye gitmeye karar verdik ve yola çıktık. Güzel anılar ve tatlı sohbetlerden sonra ayrılık zamanı gelmişti. Ayrılmadan önce evinde misafir olduğum Penah beyle vedalaştık. Havaalanı Hazar Denizi’nin hemen kıyısında. Havaalanına giderken Elçin’le oturup ayrılık çayı içiyoruz. Hazar’ın kıyısına çarpan deli dalgaları seyrediyorum, ayrılık zor geliyor. Uçak havalandıktan sonra “Elçin’e benim Türkiye’yi tanıtmama sıra geldi” diyorum ve bir damla göz yaşı döküyorum.



    Alıntıdır


Benzer Konular

  1. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 10-24-2013, 11:54
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-21-2013, 16:36
  3. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 10-20-2013, 00:45
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-16-2013, 12:06
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-09-2013, 12:53

Bu Konudaki Etiketler

135421ktor2548 Kırmızı alandaki rakam ve harfleri girin

Bakü şehrini sizin için gezdik Yer İstanbul , 34, TR incelenme 288 kişi oylama: 4.5 / 5
Yukarı Fırlat